KÖY ENSTİTÜLERİ ve GÜNÜMÜZDE EĞİTİM
İşin başında eğitim, işbaşı eğitim yani İş Okulu...
Değeri yüksektir benim için Köy Enstitüleri. Bunun birkaç nedeni var aslında, elbette Can Dündarın Köy Enstitüleri kitabını okudumda ve beraberindeki cdyi izlediğimde çok ama çok etkilenmiştim. Bir başka manevi değer varki benim için o da, ilk öğrenimimi yaptığım okulun Hasan Ali Yücel adını taşımasıydı.
Bu yazımda ben Köy Enstitülerini incelemekten ziyade, Köy Enstitülerindeki eğitim anlayışı ile günümüzde eğitim alanınında yaşananları kendimce yorumlamaya ve karşılaştırmaya çalışacağım.
Köy Enstitülerindekilerin Tonguç Baba diye adlandırdığı İsmail Hakkı Tonguç, 1924 yılında ilköğretim genel müdürlüğüne atandığında bilimsel veriler eşliğinde Türkiyenin eğitim gerçeği hakkında bir rapor hazırlar ve yenilikçi bir eğitim sisteminin gerekliliğini içeren bu raporunu Atatürke sunar. Atatürkün fikri ile oluşan Köy Eğitmenleri Yasası 1937de TBMMde onaylandı ve ilk eğitmen kursu Eskişehir Çiftelerde açıldı. 10 Kasım 1938de Atatürkün vefatının ardından Cumhurbaşkanlığına İsmet İnönü seçildi ve Milli Eğitim Bakanlığınada Hasan Ali Yücel getirildi. Yücel öğretmenlik, eğitim kurultay delegeliği, bakanlık müfettişliği, gazi eğitimde müdürlük, orta öğretim genel müdürlüğü yapmış; felsefe, mantık, edebiyat okutmuş, ders kitapları yazmış bir öğretmen, tam bir eğitimci, ülkenin sorunlarını çok iyi bilen tam bir aydındı.
Hasan Ali Yücel, ilk iş olarak, İlköğretim Genel Müdürlüğüne, görevi o güne kadar vekalaten yürüten İsmail Hakkı Tonguçu atadı ve başladığı işleri sürdürmesini ve geliştirmesini istedi. Birlikte çoşkuyla çalışmaya ve çalıştırmaya başladılar. Dünyada en başarılı Milli Eğitim bakanlarından biri olarak bilinen Hasan Ali yücel ve onun sağ kolu, tüm çocukların taparcasına sevdikleri Tonguç Baba yeni uygulamanın eğitimi yeniden yaratacağını ve bu değişiminde sancılı ve tepkili olacağını çok iyi biliyorlardı.
Tonguç Baba, köylerimizde yatan insan gücünü harekete geçirmenin yollarını açmıştır. En güzel köy geleneği olan imece yeni bir yaşamın yaratılmasında, yurdun kalkınmasında, sosyal etkinliklerin yürütülmesinde, yeni bir eğitim ve kalkınma aracı olmuştur.Kır çadırları içinde başlayan Köy Enstitülerinde ilk iş barakalarda, yemek, yatak, okuma, yıkanma ihtayaçlarını; demircilik, doğramacılık atöleyelerini sağlamaktı. Bir yandan doğrama ve demir işlerine kadar bu yapılar için çalışılır, bir yandan da uygulamalı usuller ile tarlada, atöleyede, ahırda, kümeste aritmetik, geometri, fizik, ki,mya, tabiat bilgisi dersleri öğretilirdi. Tarih, coğrafya, Türkçe dersleri çevre dolaştırılarak görüş ve araştırma ile verilir, bu sırada küçük bataklıklar kurutulur, yabani otlar ayıklanır, yılanlar öldürülür, su getirilir, çiçek ve ağaç dikilir, yol açılır ve bu çetin işler ve tüm dersler büyük bir neşe ve heyecanla türküler söylenerek bitirilirdi.
Şimdi burada biraz duralım ve günümüzün kurumsal gerçekleri ile yüzleşelim. Türkiyede ilk iş başı eğitim anlayışı aslında Köy Enstitüleri ortaya çıkmıştır. Bir diğer yandan yukarıda da belirttiğim gibi ilk oryantasyon programı, işe alıştırma, iş yaparken eğitim ve gelişim ve hatta stajyerlik kavramları bile burada gelişmiştir. Yücel ve Tonguçun Köy Enstitüleri açılımı aslında ülkemizde eğitimde gelişim odaklı değişim sürecinin de mihenk taşlarından bir olmuş ve değişimin elbette sancılı olacağını ama ilerleme yolunda bu küçük sancıları çekmezsek hayatın müzmin başağrılarından kurtulamayacağımızı da aslında baştan yansıtmıştır. Bugün ise biz hala değişim gerekliliği ve değişim yönetiminden bahsediyor, bunun üzerine düşünüyoruz. Oysaki Yücel ve Tonguç bundan neredeyse 70 yıl önce bunun farkındalardı. O günün şartlarına göre geliştirdikleri eğitim sistemi, bugünün modern yönetim sistemi olan verimlilikten ziyade etkililiğe odaklanma kavramının temeliydi adeta. Biz kendimizi geliştirmeyi, kurumlarımızı iyileştirmeyi planlarken Köy Enstitüleri projeleri 70 yıl önce aksiyona geçmişti kendi içinde ve elbette kendi imkanları ile kendi çapında. O zamanın yokları ile, imkansızlıkları ile başarılanlar bu günün bilgi dünyasınn getirileri ne kadar kullanılarak gerçekleştiriliyor sorgulamak gerekir diye düşünüyorum.
Öğrenciler, iş içinde, iş aracılığıyla, iş öğrenirlerdi. İş hem araç hem amaç hem de yöntemdi. Bunun bilincinde olup, kısa sürede hem binalarını bitirirler hem de yöreyi baştan başa ağaçlandırırlardı. Enstitü kurulmadan tek bir ağaç varken evler ağaçtan görünmez olurdu. Sebzelik, meyvelik, kavaklıkların yanı sıra köye elektrik bile getirilir, açılan yollar asfaltlanırdı. Gereksinimden çok üretip satarak da eğitimin parasal yükünü en aza indirirlerdi. İmece sadece bir okulun yapılmasında değil tüm okulların yapılmasında geçerliydi. Gereğinde devlete koşma yerine birbirlerine başvururlar, gerek duyulan usta öğrenciler diğer enstitülerden koşarak gelirlerdi.
İmecenin bugün hep üzerinde durduğumuz sinerji kavramı ile özdeş olduğunuda unutmayalık bu arada elbette. Yani bu öğrenciler bulundukları her ortama değer katar, katma değer yaratırlardı. Bugün ise işletmelerin çalışanlarından en çok beklediği anlayışlar ise aidiyet, sahiplenme ve değer katma. Oysa ki Köy Enstitüleri öğrencileri bunu keyif alınacak bir anlayış içerisinde doğaçlama olarak yaparlardı.
Bir yıl için seçimle gelecek öğrenci başkanı, kol başkanlarını seçer, çalışmalarından da sorumlu olurdu. Gene bir yıl için bir de toplantı başkanıyla yardımcısı seçilirdi. Meclis başkanı gibi. Toplantılarda okul müdürü dahi başkandan söz alarak konuşabilirdi. Müdürün herhangi bir teklifi varsa, oya konulur, reddedildiği de olurdu. Öğrencileri ilgilendiren işler, konuşulurken, öğretmen kurullarına öğrenci temsilcileri de çağrılırdı. Hem öğrencileri yönetime alıştırmak için hem de öğretmenlerin kendileri hakkında düşündüklerini bilmek haklarıdır diye. Öğrenci temsilcileri ile konuşarak, tartışarak eğitimcinin hata etmemesi, edemeyeceği ve art niyetli olamayacağı gösterilir ve bu fikir aşılanırdı.
Bugüne baktığımızda şeffaf yönetim anlayışı, yalın yönetim, açık kapılar, ekip ile birlikte karar almak, yetki devri gibi birçok yönetsel becerilerin girişkenliklerini Köy Enstitülerinin alt yapısında görüyoruz zaten.
Hocanın vurduğu yerde gül biter, Cevap verme, ağzını açma, sen konuşma, sen sus yerine Köy Enstitülerinde, eğitim başlar başlamaz öğrenciye kişilik kazandırılmasına çaba gösterilmiştir. Ezilmiş insanlardan hayır gelmez, dayakla eğitilmiş kişilerin başkalarına da dayak atması doğaldır diye düşünüldüğünden, köyden gelen çocuklar kısa sürede kendi öz varlıklarını tanıyıp ona güvenmesini; kendi aklını, bilgisini, iradesini kendi işinde kullanmayı, korkmadan korkutmadan, eleştirmeyi ve eleştirilmeyi öğrenirlerdi.
Bunlar da bize yabancı değil değil mi? Kişisel gelişim programlarımızda hep yer alan konular. Bir diğer yandan, işyerlerinde mobbing olayı ile ilgili yani mobbing olmaması yönünde olan çağrışımları da görmek gerek.
Bu çocuklar vasıtasıyla amaç; tüm köyleri okula kavuşturmak, okur yazar oranını artırmak, köyü kalkındırmak değildi... Köyü canlandırmak, halkı köleliğin her çeşidinden kurtarmak, köylünün dışarıdan etki ile değil, kendi içinden, kendi kendine köyünü canlandırılmasını sağlamaktı.
Bugün şirketlerde çalışanlarında temel amacı öncelikle kendilerini ve içerisinde bulundukları organizasyonu kalkındırmak, canlandırmak, canlı kurumlar ve bu kurumlardaki dinamik değişim sürecini başlatmak olmalı.
Yıllar sonra çeşitli nedenler ile Köy Enstitüleri kapatırldı. Daha da yıllar sonra kapatılmasının büyük kayıp olduğu anlaşıldı. Her neyse.
Yaklaşık 70 yıl önce, ait olduğu küçük birimi geliştirmek için kendi içtenlikleri ve katkıları ile hareket eden bu grup gerçek çalışkanlığın, özverinin, sinerjinin, takım çalışmasının, aidiyetin, değer katmanın, liderliğin, insan saygının, iletişimin, bilimin, aklın her şeyin adeta bir simgesiydi.
Bence biz bugün, geçmişte başlamış olan ve bir simge haline gelmiş olan Köy Enstitüleri anlayışını kendimize bir örnek olarak alıp bizlerde içinde bulunduğumuz organizasyon ile, içinde bulunduğumuz aile ile dinamik gelişim sürecine başlayabiliriz. Bu dalga yayılarak toplumsal ve ülkesel bazda da sonsuz ve sürekli bir gelişimin önemli bir adımını oluşturur.
Karanlığa söveceğimize, kalkıp bir mumda kendimiz yakalım.
Sevgiyle, Sevecenlikle kalın...
Kağan ÜNVER
08 Aralık 2009